Dirmilli

Yaşar ÇAĞBAYIR

KIRAAT, TELAFFUZ VE İMLÂ

 İnsanlar, düşünce ve duygularını ya yazıyla ya da sözle anlatırlar. Bu sözlü ve yazılı anlatımın dışında başka özel anlatım yolları da vardır. Fakat bizim konumuz dil ile ilgili olduğu için onlarla ilgilenmeyiz. Daha doğrusu çizmenin yukarısına çıkmak olur. Dil (lisan) dediğimiz şey bir anlaşma aracıdır. Biraz daha basite indirgersek bir araçtır. Yani insanların işlerini görmek için kullandıkları bir sürü araçlar gibidir. Bu konuda hemen akla geliverenleri kalem, silgi, kâğıt yazı araçlarıdır. Tabak, çatal, kaşık, bıçak ise yemek araçlarıdır. Uzatmayalım işte dil de böyle bir araçtır. Neyin aracı? İnsanlar arasında anlaşmanın aracı… Her aracın bir kullanma yeri olduğu gibi kullanırken uyulacak kurallar vardır. Buna biz kullanma kılavuzu deriz. Dilin de bir kullanma kılavuzu vardır. Bu kılavuz, o dili kullanmaya başlayan insanlar tarafından geçmişte konulmuştur. Bir başka şekilde söylemek gerekirse bu dili ilk icat eden atalar kurallarını da koymuşlardır. Daha sonra gelenler de onu geliştirmişler ve yeni işlevler kazandırarak zenginleştirmişlerdir. Yani somut alandan, soyut alana doğru genişletmişlerdir. Böylece duygularını da ifade etmeye başlamışlardır. Her soyut kavramın başlangıcı somut kavramlara dayanır. Bugün batı dillerinde yer almayan “gönül” kelimesi, eski Türkçede şimdiki anlamda değildi; “göğüs” anlamında kullanılıyordu ve “köngül” olarak telâffuz ediliyordu. Zamanla anlamında bir genişleme oldu ve “iç dünyamız”ı da ifade etmeye başladı. Onun yerine Türkler Müslüman olduktan sonra Arapça “kalb” kelimesi geçti. O da “gönül”ün anlamını tam yansıtmasa da biz Türkler Araplardan farklı olarak bu anlamı da yüklemiş olduk. Bu yüklemede Kur’an’da geçen “kalbin kararması, kalpte leke oluşması” gibi ifadeler de etkili olmuş olabilir. Biz hiçbirimiz demokratik haklarımızı kullanarak bu kelimeye şu anlamı yükleyelim veya o anlamı beğenmedik, şu anlamda kullanalım gibi bir tercihte bulunmadık. Nasıl bulduysak öyle aldık. Buna mecburduk. Çünkü, kurulmuş olan bir sistemin, kullanılan bir aracın içine doğduk. Bunun için değiştirme hakkına sahip değiliz. Olsa olsa gelişmesine katkıda bulunabiliriz, o kadar…

Gelelim kıraat ve telâffuz meselesine:

Kıraat, “okuma” demektir. Yazılı bir metni ister yüzünden, ister ezberden yazıldığı biçimde seslendirerek ya da sessiz olarak anlamaya yönelmektir. Telâffuz, seslendirmede önem taşır. Arapça “söz” anlamına gelen “lafz”dan türeyen bu kelimeye şimdiki dilbilim terimlerinde “söyleyiş” deniyor. Seslendirme anında harfleri seslere çevirmenin dışında vurgu ve tonlama gibi daha başka etkinlikler de vardır. Onları şimdilik söz konusu etmiyoruz. Telâffuz, yazılı olan şeyi, harflerin karşılığı olan seslere göre duyulur hâle getirmektir. Yanındakine veya karşısındakine bir yerde yazılı olan şeyi, seslere çevirerek bildirmek demektir. Bu durumda “telâffuz” veya “telâffuz etmek” bildirişimin alanına da girer. Bildirişimin sağlıklı olması, seslerin doğru telâffuzuna bağlıdır. Telâffuz ne kadar doğru olursa, bildirişimden umulan yarar o oranda yüksek olur. Doğru telaffuz için, dilimizin seslerini doğru tanımak gerekir. Gelişen teknoloji sayesinde özel aletlerle seslerimizin çıkış yerleri, uzunlukları, açıklıkları, tınıları gibi pek çok özellikleri tespit edilmeye başlandı. Benzetmek gerekirse, bilim adamları dilimizin seslerinin gen haritalarını çıkarmaya başladılar. Bundan sonra, bu verilerin ışığında bozuk konuşmaların, yanlış telâffuzların önüne geçilecek gibi geliyor bana…

Ah Şu İmlâ Meselesi:

Nasıl yazılanların doğru aktarılması için doğru seslendirilmesi gerekiyorsa, düşünülenlerin doğru anlaşılması için de yazıya doğru geçirilmesi gerekiyor.  Yazının doğruluğuna “imlâ” diyoruz. Bu kelime “melâ” kelimesinden türemiştir. İlk anlamı “dolma, doldurma” demektir. Dilbilgisi terimi olarak “bir dildeki kelimelerin doğru yazılışı” demektir. Şimdiki dilbilim terimi olarak karşılığı “yazım”dır. Yazım, söyleyişten biraz farklıdır. Söyleyiş kuralları demokratik değildir ama yazım kuralları karşılıklı anlaşma ve uyuşmayı gerektirdiği için bir parça demokratiktir diyebiliriz. Bir parça diyoruz, her şeyden önce sesleri tam olarak karşılayan harf bulmak zordur. Onun için birbirine yakın olan sesler tek harf altında toplanabilir. Örnek vermek gerekirse, katı gırtlak “h”si, kalın “h”, ince “h” hep aynı harfle gösterilir. Ayrıca art damak “k”si ile  ön damak “k”si yalnızca “k” harfi ile gösterilir. Bunun dışında “yenge” kelimesindeki gibi söyleyişte var olan “ng / ñ sesi ile “n” sesi tek harfte gösterilebilir. Bu yüzden imlâ biraz demokratiktir diyoruz. Genel kabule uygun olarak belirlenmiş “yazım kurallarına” uymak da bizim uygar oluşumuzun göstergesidir. Ben dilediğim gibi yazacağım derseniz, geçen yazılarımızdan birisinde bahsettiğim gibi “trafikte yolun solunu kullanmaya kalkışmak” gibi bir şey ortaya çıkar ki bu da kargaşadır. Anarşidir. Anarşi ise hoş değildir. Siyasal ve toplumsal anarşi gibi dil anarşisi de hoş değildir.

Aydın kimse yazdıklarına ve söylediklerine özen gösteren kimsedir.

Kıratına, telâffuzuna ve imlâsına dikkat eden herkese teşekkürler.

Söke, 07.03.2007 

Yaşar ÇAĞBAYIR

07/03/2007 Yazan: ycagbayir | Dil | | Henüz Yorum Yok