Dirmilli

Yaşar ÇAĞBAYIR

İstiklâl Marşı Yarışması

             Bundan sonra yarışma açılması için çalışmalara başlanır. O zamanlar Ortaöğretim Genel Müdürü olan Kâzım Nâmi (Duru), bir genelge kaleme almış ve ülkenin içinde bulunduğu zor durumu belirttikten sonra özetle: “Türk devletinin ebediyen yaşayacağını, Anadolu’da verilmekte olan millî mücadelenin ruhunu, Türk milletinin istiklâl aşkını dile getirecek bir millî marş güftesinin yazılması için yarışma açıldığını, seçilen eserlerin besteleneceğini, yarışmaya katılacak eserlerin 21 Aralık 1920 tarihine kadar Millî Eğitim Bakanlığı (Ankara)’na gönderilmesini… seçilen esere beş yüz lire ödül verileceğini” belirtmişti.

              Bu genelge Millî Eğitim Bakanı Rıza Nur imzasıyla 18 Eylül 1920 tarihinde vilâyetlere gönderildi. Genelgenin bir sureti de Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlandı. Mecliste de bir seçici kurul oluşturuldu.Tanın süre içinde 724 şiir geldi. Millî Eğitim Bakanı değişmiş, Rıza Nur’un yerine 16 Aralık 1920’de Hamdullah Suphi (Tanrıöver) gelmişti. Seçici kurul, gelen şiirleri incelemiş, hiçbirinin millî marş olabilecek niteliği taşımadığına karar vermişti. Bunun üzerine, Hamdullah Suphi (Tanrıöver) şairliği, taşıdığı millî ve manevî duygu yönünden üstat sayılan Mehmet Âkif (Ersoy)’e müracaat eder. Mehmet Âkif’in, irşat faaliyetinde bulunmak üzere gittiği Kastamonu’dan 25 Aralık 1920 tarihinde Ankara’ya dönmüştür. Ayrıca İstiklâl Marşı yarışma süresinin de 21 Aralık 1920’de sona erdiğini de hatırlatalım. İstiklal Marşı yarışma süresi ile ilgili olarak değişik tarihler belirtilmektedir. Fevziye Abdullah Tansel’in belirttiğine göre 7 Kasım 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye’de bu konu ile ilgili bir ilân vardır.

            İlânda yarışmaya katılan eserlerin 23 Aralık 1920 günü Maarif Vekâleti’nde kurulan bir heyet tarafından seçileceği belirtildiğine göre, bu süre sonu doğrudur.Yarışma, “Türk devleti’nin ebediliğini, Millî Mücadele’nin ruhunu ve Türk’ün istiklâll aşkını dile getirecek” eserler arasında en güzelini bulmak için açılmıştı. Eşref Edip Bey, böyle bir şiiri yazmak için ortamın müsait olduğunu şöyle ifade ediyor:

           “O günler ne kutsi, ne mübarek günlerdi! O günleri yaşamayanlar bunu, mümkün değil anlayamazlar. Herkes nefsine ait her şeyden feragat etmiş, memleketin kurtuluşundan başka bir şey düşünmüyor. Herkes şahsî emellerini bir tarafa bırakmış. Bütün fikirler, gönüller bir noktada toplanmıştı. Hırslar husumetler… hep ayaklar altına alınmış. Ortada yalnız kardeşlik, samimiyet dalgalanıyordu. Ortak tehlike bütün kalpleri sımsıkı bağlamıştı. Herkes birbirini candan seviyordu. Bütün gönüller, bütün meclisler, Ankara’nın dağları taşları samimiyet ve sevgi içinde idi. Bu mukaddes mücadelenin büyüklüğünü, kutsi heyecanını terennüm edecek, onu gelecek asırlara nakşedecek zaman artık gelmişti.”

                 Devrin tanınmış şairlerinden pek çoğu henüz İstanbul’dan ayrılmamıştı. Ankara’da bulunanlar da Meclis’in çatısı altında toplanmış, mebus olarak görev yapıyorlardı. Bu sebeple çoğunluğu mebuslara ait olmak üzere şiirler Maarif Vekâleti’ne gelmeye başladı. Gelen şiirler Orta Öğretim Genel Müdürü Kâzım Nâmi (Duru) tarafından büyükçe bir zarf içinde biriktirildi. Bu şiirlerin sayısı 724’ü bulmuştu. Bu sayı Eşref Edip Beyin ifade ettiği millî heyecanı ispata yeter sanıyorum. Şairlerin yanında, mebuslar ve hatta generaller bile yarışmaya katılmak üzere şiirler göndermişlerdir. Bu şiirler komisyon tarafından incelenmiş ve bu arada bir tanesi çok beğenilerek mebuslara dağıtılmıştı. Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kendi yazdığı şiiri arkadaşlarına okuyordu. Hatta o, bestesini bile yapmıştı. Ama buna rağmen 16 Aralık 1920’de Maarif Vekili olan Mamdullah Suphi, şüphesiz hepsi çok güzel olan bu şiirlerde Millî Mücadelenin ruhunu bulamamıştı.

Millî Mücadelemizin büyüklüğü oranında güçlü bir şiir, gönülleri heyecana verecek heyecanlı bir ses istenmektedir. Öyle bir ses ki gelecek nesillere her an, o kutsiyet ve azameti terennüm etsin. Kalpleri heyecanla doldursun. Yurdun bütün ufuklarını heyecanla inletsin. Anadolu’da Türk’ün yeniden doğuşu, ikinci bir Ergenekon olayı yaşanıyordu. İşte bu şiir, bu olayın destanı olmalıydı. Gelecek Türk nesillerine, o günlerin havasını yaşayarak okurken, o ruhu ve heyecanı duyurabilsin.

             Bu kadar kutsi heyecanları, bu kadar İlâhî nağmeleri terennüm edecek şairi gelecek nesiller; bu mücadelenin esatiri ozanı olarak yüceltecekler. Onun alacağı şan ve şeref dalga dalga tarihe ve nesiller boyu bir milletin kalbine hükmedecektir. Memleketin içinde bulunduğu bu destan havasını duyan ve yaşayan en yüce, en İlâhî bir belagatle yazan Mehmet Âkif’ten başka kim milletin heyecanını terennüm edebilirdi? Millî Mücadelenin serdarı Mustafa Kemal dahi “Marşı ancak Âkif Bey’in yazabileceği” kanaatinde idi.[1]Maarif Vekili Hamdullah Bey, işi fazla sürüncemede bırakmayarak, neticeye varmak ister. Ancak incelenen şiirler içinde güçlü bir ses, özellikle Mehmet Âkif Bey’in şiiri çıkmayınca morali bozulur. Bir gün konuyu Mehmet Âkif’in yakın dostu Hasan Basri (Çantay)’ye açtı. Gelen şiirlerden hiçbirisinin kendisini tatmin etmediğini belirterek, “Acaba üstadı ikna edemez misiniz?” diye Âkif’ten şiir beklediğini söyler.

       Hasan Basri Bey:- “Âkif Bey yarışma şeklini ve ödülü kabul etmiyor, eğer bir çare ve şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım.”

           Gerçekten de Mehmet Âkif’in müsabakaya katılmamasının tek sebebi, kazanana beş yüz liralık ödül verileceğinin ilan edilmiş olmasıydı. Hasan Basri Bey’e “Ben ne müsabakaya girerim, ne de caize alırım. Bırak yazsınlar, ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım, ayıp değil mi?” demişti. Hasan Basri Bey bunları anlatınca Hamdullah Suphi biraz düşünür:

            - “Dur, ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildireyim. Fakat tezkireyi kendisine siz verirsiniz.”

                 Hasan Basri Bey bu yolu uygun buldu. Hamdullah Suphi de Mehmet Âkif’e şu mektubu yazdı:

               “Pek Aziz ve Muhterem Efendim,İstiklâl Marşı için açılan yarışmaya katılmayışlarındaki sebebin ortadan kaldırılması için pek çok tedbirler vardır. Usta kişiliğinizin istenilen şiiri meydana getirmesi, amacın gerçekleşmesi için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin gerektirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu etkili telkin ve heyecan kaynağı aracından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve sevgilerimi arz ve tekrar eylerim efendim.

                                                    5 Şubat 1921

                           Milli Eğitim BakanıHamdullah Suphi

               Hasan Basri Bey, bu mektubu alır, fakat Mehmet Âkif’e vermeden ona güzel bir tuzak kurar. Büyük insanların tuzakları da muhteşem oluyor. Hasan Basri (Çantay) bu tuzağı Âkifname’de şöyle anlatıyor:

                   “Mecliste Âkif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kâğıt parçası çıkardım. Ciddî ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım, güya bir şey yazmaya hazırlanmıştım. Üstat ile konuşuyoruz:

- Niye düşünüyorsun, Basri?

- Mani olma, işim var!

- Peki. Bir şey mi yazacaksın?

- Evet.

- Ben mâni olacaksam kalkayım.

- Hayır, hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıçrar!

- Anlamadım.

- Şiir yazacağım da…

-Ne şiiri?

- Ne şiiri olacak, İstiklâl şiiri! Artık onu yazmak bize düştü!

- Gelen şiirler ne olmuş?

- Beğenilmemiş.

- Ya!

- Üstad, bu marşı biz yazacağız!

- Yazalım, amma şartları berbat!

- Hayır, şartlar filân yok. Siz yazarsanız yarışma şekli kalkacak.

- Olmaz, kaldırılmaz, ilân edildi.

- Canım Bakanlık buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen Meclis’te kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?

- Peki, bir de ödül vardı?

- Tabii alacaksınız!

- Vallahi almam!

- Yahu lâtife ediyorum, onu da bir hayır kurumuna veririz. Siz bunları düşünmeyin.

- Bakanlık kabul edecek mi ya?

- Ben Hamdullah Suphi Beyle konuştum. Anlaştık, hatta sizin adınıza söz bile verdim!

- Söz mü verdiniz, söz mü verdiniz?

- Evet!

- Peki ne yapacağız?

- Yazacağız?

Tekrar tekrar “Söz verdin mi?” diye sorduktan ve benden aynı kesin cevapları aldıktan sonra elimdeki kâğıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim daldığım yapma hayale şimdi gerçekten o dalmıştı. Meclis müzakere ile meşgul, Âkif marş yazmakla. Meclis görüşmeleri bitti, Âkif de hayalinden uyandı. Ben müddeti kendisine kısa göstermiştim. Birkaç gün sonra marşı vermiş olacağız! Aradan iki gün geçti, sabahleyin erkenden üstat bizim evde. Marşı yazmış bitirmiş. Fakat vaktin darlığından şikâyetçi…

- “Yarına kadar sizde kalsın, göstermeyin, belki tadilât yaparsınız.” dedim.

          Artık Millî İstiklâl Marşı yazılmıştı. Marş yazıldıktan sonra (Hamdullah Suphi Beyin yazdığı) mektubu da göstermiştim.”

           Mehmet Âkif, İstiklâl Marşı’nı yazmaya karar verdikten sonra bütün varlığını ona harcamıştır. Bu sebeple, barındığı Taceddin Dergâhında, Meclis müzakerelerinde gezdiği yerlerde, gazete idarehanelerinde kısacası her an ve her yerde kafası o şiirle meşguldür, Zaten Millî Mücadele’nin ruhunu çok iyi kavramış biri olarak, halka en güzel vaazları o vermemiş, onları millî birlik duygusu ile bir yumak halinde birleştirmemiş miydi? Şimdi, Çanakkale Şehitleri için yazdığı destanın heyecanını; Ankara mücahitleri, istiklâl şehitleri, din ve vatan gazileri için de duyuracak mısraların örgüsünü oluşturmakla meşguldür. Taşıdığı, zaferin mutlak olduğu inancını, herkese duyurmalıydı. İşte bunun için vecd içindeydi. Kendisi bu durumu şöyle ifade ediyor:

              “Ankara.,. Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün… Ya Sakarya.. Ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü. Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır… Bin bir fecayi karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin bir hatırasıdır. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir.”

             Eşref Edip Bey’in belirttiğine göre kaldığı Taceddin Dergâhının üçüncü odasında “Bir gece uyanır, kâğıt bulamayınca yatağının sağındaki duvara “Ben ezelden beridir…” diye başlayan dörtlüğü yazar. Sabahleyin namaza kalkan oda arkadaşı Konya Mebusu Hafız Bekir Efendi, Mehmet Âkif’i elindeki çakı ile duvara geceleyin yazdığı dörtlüğü kazırken görür.

           “Odanın bir tarafına çekilmiş, elinde ufak bir kağıt.. Tefekküre dalmış.. Ara sıra bir kelime yazıyor.. Bazen yazdığını çiziyor… sonra tekrar yazıyor… Bazen saatlerce düşünüyor… Bazen bir beyit üzerinde günlerce uğraştığı olurdu.”

              Eşref Edip Bey, “Üstad marşı yazdığı günlerde sabah erkenden kalkardı. Aynı odada yatan ben de çayını demler getirirdim. Ve Âkif şiirini yazmaya başlardı.” diyor.

Hasan Basri (Çantay) Bey de “Marşın bazı mısralarını, Meclis görüşmeleri sırasında yazmıştır. Öyle ki; Meclis en hararetli görüşmelere daldığı anlarda bile o, bütün dikkatini mısralarında toplamış, etrafından habersiz sürekli yazar, yazar ve ta ki müzakereler bittiği anda o da daldığı ulvî âlemden uyanır gibi kendine gelirdi. Marşı yazdığı günlerde Mecliste adeta değirmenci uykusu uyurdu. Nasıl ki değirmenci, değirmeni dönerken uyur da değirmen durduğu anda uyanırsa o da Meclis görüşmeleri sırasında şiirine dalar görüşmeler bitip gürültü durunca birden o âlemden ayrılırdı.” diye anlatır. Oğlu Emin, “O günlerde İstiklâl Marşı’nı yazan babam pek dalgın, çok heyecanlı bir durumda idi. Her gün, her gece hatta her saat cephelerden bazı umut verici, çoğunlukla üzücü haberler gelmekte idi.” der.

                 Hâkimiyeti Milliye Gazetesi’nin müdürlüğünü yapan Nizamettin Nazif (Tepedelen­lioğlu) Mehmet Âkif’in o günlerdeki durumunu şöyle anlatıyor:“Bir öğle yemeğinden sonra büromda çalışırken bizi ziyarete geldiğini görmüştüm. Âkif, bir parça dalgındı… İşte genç gözlerime çarpan yedi kelime:Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak…Onun çalıştığını görünce kendisini lâfa tutmadım. İşime devam ettim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmem. Belki yirmi dakika, belki yarım saat. Birden neşeli bir sesle bana hitap ettiğini duydum:

- Dinle bakalım, delikanlı!

- Buyur Üstat…

- Sana bir şey okuyacağım. Bakalım nasıl bulacaksın?

Ve Estağfurullah üstat dememe vakit bırakmadan gayet hafif bir sesle okumaya başladı:

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumu üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

- Nasıl buldun?

- Sehl-i mümtenî.

- O kadar ileriye gitme… Beğenilir mi dersin?

- Hâkimiyeti Milliye’nin bunu neşredecek sayısı kapışılır kanaatindeyim. Tamamladınız mı?

- Henüz değil… Fakat yarın öğleye kadar bitirmeye mecburum.

- Neden bu acele üstadım?

- Acele mi? Çapkın, bunu İstiklal Marşı komisyonuna vereceğim; Hâkimiyeti Milliye’ye değil! En son müddet yarın.

- Öyle ise Üstad, beş yüz lirayı kazanacağınıza yemin edebilirim.

Âkif, gözlerini odanın bir köşesine daldırarak heyecandan boğulan bir sesle:

- Beş yüz lira mı? Onu almayacağıma seni temin ederim. Fakat bugünkü isyanı en iyi ben ifadelendirmek istiyorum. Bunun için bilmezsin, ne büyük istek var!”

             Hasan Basri Bey’in, “Kırk sekiz saat kaldı,” sözü üzerine acele ettiğinden Nizamettin Nazife de “En son müddet, yarın…” demesine bakılırsa İstiklâl Marşı’nı en çok iki gecede bitirmiştir. Çünkü, Hamdullah Suphi Bey’in mektubunun tarihi 5 Şubat 1921’dir. Bu mektup yazıldıktan sonra Hasan Basri Bey, ikna edebilmek için hemen Âkif’e koşmuş olmalı ki şiir, 7 Şubat 1921 tarihinde Bakanlığa imzasız olarak teslim edilmiştir. Yalnız burada üzerinde durulması gereken bir husus daha var:

        Dışişleri Bakanlığı Siyasi işler Müdürü Hikmet Bayur:

        Âkif, İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya katılmak istememişti. Birçok dostu ve ben onun da katılmasında direndik. Belki de bu direnmeler yüzünden başlangıçta yarışmaya katılmak düşüncesiyle olmasa da, bu konuda bir şeyler yazmaya koyuldu. Bazı akşamları Dışişleri Bakanlığı’na uğrar beni alır ve birlikte gezerken yazdığı beyitleri okurdu. Aramızda tartışmalar olurdu; ancak okuduklarını çok beğenirdim.”[2]Bu durumda Âkif’in İstiklal Marşı’nı yazmaya hazır olduğunu bazı beyit ve mısraların hazır olduğunu düşünmek daha doğru bir hareket olacaktır. Belki de Hâkimiyeti Milliye’de yazdığı ilk kıta önceden yazdığı mısra ve beyitlere bir şekil vermesi veya temize çekmesi, istinsah etmesidir, diye düşünebiliriz. Kısacası Mehmet Âkif, İstiklal Marşı’nı yazmaya karar vermeden önce gerek ruhen, gerekse maddeten hazırdı. O mısraları terennüm edebilecek bir olgunluğa ulaşmış bulunuyordu. Zaten olaylar, onu bu iş için hazırlamıştı. Buna örnek, Kastamonu’da verdiği vaazlardır. 0 vaazlar, İstiklâl Marşı’nın nesir olarak ifadesinden başka şey değildir. Vaazlarında açıklama ve ikna söz konusu iken İstiklal Marşı’ndaki üslup bir haykırma ve meydan okumadır. Bin iki yüz yıl önce Gök Türk Kağanı Gültekin Han’ın dediği gibi “Üstteki gök çökmedikçe, alttaki yer göçmedikçe Türk ülkesini ve devletini kimsenin yıkamayacağı” ifadesinin bir başka şeklidir. Türk milletinde eskiden beri var olan ve İslamiyet’le daha sağlam bir karakter kazanmış, vatan sevgisi uğrunda hiç tükenmek bilmeyen azim ve heyecan, vatan uğrunda hayatını feda etmenin vereceği ruh huzuru, yani gazilik ve şehitlik mertebelerinin yüceliği, Türk milletinin de yaşamak gibi, hür yaşamak gibi bir hakkının bulunduğu; bir başka şairimizin dediği gibi “Esir yaratmayan bir Tanrıya iman” onun beyninde ve dilinde İstiklâl Marşı’nı kaleme almadan önce hazır ve mayalanmış olarak duruyordu. Hasan Basri Bey’in ikna etmesi ile bunlar mısra olarak kaleminin ucuna geliverdi. Yazdığı mısralar, Hâkimiyet-i Milliye’de 17 Şubat 1921, ayrıca Kastamonu’da çıkan Açıksöz Gazetesinde de 21 Şubat 1921 tarihinde yayınlanmıştır. İstanbul’da da Muallim Ahmet Halit (Yaşaroğlu) tarafından gizlice basılarak halka dağıtılır. Açıksöz Gazetesi’nde şu açıklama yer alıyordu:

“En büyük şair ve muhterem Mehmet Âkif Beyefendi üstadımız “İstiklâl Marşı” adlı güzel bir edebî eserlerinin ilk yayın şerefini gazetemize bağışlamışlardır. Her mısrasında Türk ve İslâm ruhunun yüce ve kutsal hisleri titreyen bu sanat âbidesini büyük bir saygı ve sevgi ile yayınlıyoruz.” 

(Bu yazı Yaşar ÇAĞBAYIR’ın İstiklâl Marşı’nın Tahlili, TDV. y. 4. bs. 2006′dan alınmıştır.)


[1]  Nalbantaoğlu, Muhittin, Mehmet Âkif ve İstiklâ1 Marşı, İstanbul, 1981, s. 22 vd.

[2]  Eşref Edib, Mehmet Âkif, Hayatı, Eserleri, 70 Muharririn Yazıları

12/03/2007 - Yazan: ycagbayir | İstiklâl Marşı | | 3 Yorumlar

3 Yorumlar »

  1. HOCAM HÜRMETLERİMİ SUNARIM…

    Yorum�Yorumlar yazan: kuthan | 13/03/2007 | Yanıtla

  2. oldukca güzel olmus ve cok yardımcı oldu tesekkürlerimi sunarım

    Yorum�Yorumlar yazan: hilal | 17/04/2008 | Yanıtla

  3. gerçekten güzel olmuş ödevimize çok yardımcı oldu

    Yorum�Yorumlar yazan: dilek ve merve | 10/09/2008 | Yanıtla


Yorum yapın