ÖĞRETMEN OLMALIYIM
Yaşar ÇAĞBAYIR
Yıllardır bir cevap bulmakta güçlük çektiğim bir soru: Ben niçin öğretmen oldum? Tesadüf…? Yoksa ailemin ya da yakınlarımın baskısı, zorlaması… etkilemesi…? Veya bizzat kendi arzumla tuttuğum bir yönelme mi?
Hepsinin de payı var…. Çocukluğuma döndüğüm zaman öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü öğretmenlik ve öğretmen hakkındaki düşüncelerim ta ilk çocukluk yıllarıma dayanıyor.
Köyümüzde o zamanlar bir eğitmen ve bir öğretmen görev yapıyordu. Eğitmen kendi köylümüzdü. Öğretmen ise yabancıydı. Nereli olduğunu bilmiyorum. Zaten o zamanlar benim dünyam, köyümüz ve onu çevreleyen ufuklardan sonrasını düşünemediğim yüksek dağlardan ibaretti; Honaz Dağı, Karadağ, Çaldağı ve Karadoruk sırtları… Benim dünyam büyükçe bir vadinin ortasına yerleşmiş olan köyümüzü çevreleyen ufukların ötesini düşünemediğim bu dağlarla sınırlıydı. Benim bildiğim ve öğrendiğim şeylerin hepsi, bu dağların gökyüzüne ulaştıkları yerde bitiyordu. Babam bazen pazara giderdi. Onun gittiği yol tepelerin arasından dolaşır, bir yamaçtan geçer ve başka bir tepenin zirvesinden kaybolurdu. Dönüşünde de yine o tepenin zirvesinde belirir yamaçtan dolana dolana gelirdi. Anlattığına göre pazar çok kalabalık olurmuş. Orada çeşit çeşit satıcılar olurmuş. Herkes satacağını satar, alacağını alırmış. Bu kadar adam nereden gelir?.. Buna düşüncemin gücü yetmez, aklım almazdı. Dedim ya dünyam, üzerinde güneş, ay ve yıldızlar doğup batan bir coğrafya parçasıydı.
Sığırlarımız, koyunlarımız, tavuklarımız, tarlamız, bahçemiz olan bir aile idik. Köylü idik. Giyecek, yiyecek vb. ihtiyaçlarımızın çoğunu kendimiz üretirdik. Kıyafetim Buldan dokuması zıbın ve dizlik ile bir çarık bir de kocaman bir sekiz köşe şapkadan ibaretti.
Yazları kimi zaman inekleri, kimi zaman da koyun ya da kuzuları gütmekle geçiyordu zamanım. Bir yaz sonu; “Okullar açılacak, biz okula gideceğiz.” dedi bizden büyükler… O hafta içinde sığırların peşinde koşarken bütün konuşmamız “okul ve öğretmen” üzerine oldu. Ama bu “okul ve öğretmen” sözleri bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Konuşmanın ardından unutup giderdim. Silik birer iz hâlinde idiler, zihnimde. Arkadaşlar dağıldı… Beni de yalnız olarak koyuna ve sığıra göndermez oldular. Derken kış geldi. Her tarafı kar kapladı. Çoğu zaman biz çocukları evden dışarı çıkarmazlardı. Çıkabildiğimiz tek yer de komşumuzdu. Bizim evin yanında o zaman tek bir komşumuz vardı. Onlar da değirmenci idi. Kış günlerimin çoğunu ben bu değirmende geçirirdim. Değirmen nasıl savulur, un nasıl doldurulur, ayar nasıl yapılır hep bunları değirmenci Kadir dayımı gözleyerek öğrenmiştim. Değirmenin bütün girdisini çıktısını öğrenmiştim. Çoğu zaman da değirmenci komşumuzun benden bir yaş küçük oğlu ile oynardım. Bir gün onlara bir çocuk geldi. “Öğretmenin oğlu” dediler. Üçümüz evin içinde oynadık. Hava soğuktu. Dışarıda kar vardı. Kadınlar ocağın başına üşüşmüşler, konuşuyorlardı. Bu durumdan sıkıldık. Onları ayarttım. Değirmene bakalım, dedim. Biz dışarı çıkarken annesi “üşümesin” diye çocuğa bir ceket giydirdi. Bizim ceketimiz yoktu. Giyimimiz yalınkattı. Sırtımızda bir zıbın ve ayağımızda bir dizlik vardı. Gece gündüz bunları giyerdik. Her çamaşır yıkayışta annem çivide yatırır, kazandığı yeni renkten dolayı “Bak yenilendi.” diye bize sevinç bahanesi yaratırdı. Yeni olmadığını bile bile giyerdim.
O gün içim burkuldu. Öğretmenin çocuğunda öyle bir ceket vardı ki bizim kuzular gibi yumuşacık ve kabarık tüylü… Önce uzun uzun seyrettim. Acaba bana bir kerecik olsun giydirir miydi? Biz arkadaşlar arasında yeni bir çarık, şapka, potin gibi giyeceklerimizi bir kere giyerek şöyle bir hevesimizi giderirdik. Sahip olmak mümkün olmadığı için bir kerecik giymekle yetinirdik. Bu çocuk da öyle yapar, az bir zaman da olsa giydirir miydi ki?.. Bu fikrimden çabuk vazgeçtim. Benim olmadıktan sonra neye yarar üç beş dakikalık giyim. Hevesini almak… O kadar. Ama tüyleri çok güzeldi. Acaba göründüğü gibi miydi? Gerçekten kuzu gibi yumuşak mıydı? Bunun kolayı var; oynarken dokunur, bakardım yumuşaklığına. Öyle oldu. Oynarken yakaladım, kucakladım; sürüklemeye başladım. Böylece o ceketin ne kadar yumuşak olduğunu gördüm, anladım.
Böyle bir cekete sahip olmak… En büyük sorun bu… Öğretmenin çocuğundan başkasında yoktu. Köyümüzde kimsede böyle bir şey yoktu. Okula gidenler duman rengi bir önlük giyiyorlardı.
Öğretmenin çocuğunun giydiği yumuşak tüylü ceket gözümün önünden gitmedi. Babamdan istesem… Alır mıydı?.. Almaz, alamazdı… Çünkü geçen günlerde pazara giderken annemin ısmarladığı entariliği bile “Patates bu hafta para etmedi.” diye almamıştı. Küçücük başımla kocaman kocaman senaryolar geliştirmeye başladım. Babama söylesem, sarı danayı satsa… Bana böyle bir ceket alabilir… Ama onu satmaz… Adım gibi biliyorum satmaz… Doğduğu zaman “Öküzü çiftledik!…” diye sevinmişti. Sabana bir tarafa öküz, diğer tarafa da ineği koşarak çift sürüyordu. Bu buzağı büyüyecek ve koca öküze eş olacaktı. O zaman inek de çift sürmekten kurtulacak ve sadece bizim sütümüzü, yoğurdumuzu, yağımızı karşılayacaktı. İşte onun için buzağıyı bir ceket uğruna satmazdı. Bu yol da çözüm getirmemişti. Bugün hatırlayamadığım daha pek çok fikir jimnastiği yaptım. Babama böyle bir ceket aldıracak yol bulamadım, fikir üretemedim.
Keşke babam çiftçi olacağına öğretmen olsaydı. O zaman babam bana hiç tereddüt etmeden yumuşak tüylü ceket alırdı. Bu düşünceler üzerine o gün, kış soğuğu elimi ayağımı üşüttükçe kendimi yumuşak tüylü ceket içinde bir öğretmen çocuğu olarak düşündüm.
Öğretmen çocuğu olmadığımı anlamakta gecikmedim. Düşüm kısa sürdü.
Kendim öğretmen çocuğu olmadığıma göre bunu giymenin bir yolu olmalıydı… Bu yumuşak tüylü ceketi çocuğuna alabilen öğretmen, neden kendisine de alamasın… Benim için tek çıkar yol kalmıştı: Öğretmen olmak. Karar verdim, ben öğretmen olacağım. İşte o gün, komşularda öğretmenin çocuğu ile oynadığımız o buz gibi soğuk kış gününde ben öğretmen olmaya karar vermiştim. Karar vermiştim ama, öğretmen kimdir, ne yapar?.. Nasıl öğretmen olunur? O zaman bilmiyordum. Ama öğretmen ne ise ben de ondan olacağım. Nasıl olunuyorsa öyle olacağım. Bu yumuşak tüylü ceketi giyeceğim.
Of be!.. Rahatlamıştım.
Akşam olunca, babama öğretmen hakkında bıktırıncaya kadar soru sorduğumu hatırlıyorum. Ama neler sorduğumu ayrıntısı ile bilmiyorum. Öğrenebildiğim kadarıyla okulda öğrencileri okuturmuş. Buna karşılık devletten para alırmış. Devlet de ne ola ki? Çok zengin olmalı. Çocuk okuttu diye öğretmene para verebiliyor. Hem de çok veriyor olmalı ki çocuğuna yumuşak tüylü ceket alabiliyor. Hem devleti, hem de öğretmeni merak etmeye başladım. Ama en çok öğretmeni görmek istiyordum.
Bir gün teyzemlerden gelirken sokakta oynayan büyük çocuklar “Öğretmen geliyor!..” diye kaçmaya başladılar. Nihayet öğretmeni görebilecektim. Çok merak ediyordum. Çocuklar kaçıştığına göre korkunç biri olmalı diye geçirdim içimden. Ama ben korkmayacaktım. Tüylü ceket giyen çocuğun babasını görecektim. Korkunç ise çocuklar neden okula gidiyorlar? Devlet neden para veriyor? Akıl erdiremedim. Görmeye kararlıydım. Yolun kıyısındaki buzlaşmış kar yığınının üstüne çıktım beklemeye başladım. Başka yol yoktu, mutlaka buradan geçecekti, eğer geri dönmezse… Az sonra dayımın yanında güzel giyimli, başı açık, beyaz gömlekli birini gördüm. Yanımdan geçerken gözlerimi dört açtım, sanki bu adamı bütünüyle zihnime fotoğraflamak istiyordum. Dayım, niçin beklediğim sordu. Sadece sordu, cevap bile beklemeden sert bir dille üşüyeceğimi, hemen eve gitmemi söyledi. Yanındaki güzel giyimli adam, artık öğretmen olduğuna kesin olarak kanaat getirdiğim bu adam, bana adımı sordu. Yüzü tertemiz tıraşlı, bir damla bile sakalı olmayan bu güler yüzlü adama şaştım. Ben korkunç birini bekliyordum. Hiç de öyle değil. Üstelik eliyle yanaklarımı okşadı. Elleri yumuşacık ve sıcacıktı. Sesi bile tatlıydı. Hoşuma gitmişti. Öğretmen iyiydi. Her hâlde buna para veren devlet de iyidir? Ama çocuklar neden kaçmıştı? Hemen ağzımdan çıkıverdi:
–Senden, çocuklar niçin korkuyorlar?
–Onlar tembel de ondan.
Demek ki öğretmen tembelleri sevmez. Devlet de sevmiyor olmalı. Babam da sevmez.
Eve geldiğimde babama, anneme öğretmeni gördüğüm müjdesini daha sırık merdivenden çıkarken verdim. Hem de cambazlık isteyen bu merdivenden düşme tehlikesine rağmen…
Zaten günlerdir düşüncem gibi konuşmalarım da öğretmenle ilgiliydi. Annemi babamı bu konuda bıktırmıştım. Yalnız öğrendiğim bir şey vardı: Bizim tarladan, bahçeden aldığımız ürünü devletin verdiği para ile satın alabilirlermiş.
Babama devletin nerede olduğunu sorduğum zaman şaşırdı, cevap veremedi, sadece güldü. Anlatmanın zorluğundan olsa gerek a’ları uzatarak “Ankara’da…” dedi. Al bakalım sana, biz daha devletin ne olduğunu anlamamışken bir de Ankara çıktı karşımıza. Anlaşılan öğretmen olmak zor iş. Ankara’yı bulacaksın. Orada devleti arayıp soracaksın. Bulunca da öğretmen olmak istediğini söyleyeceksin. Ümitlerim yavaş yavaş sönmeye başladı. Ama kafaya koymuştum. Büyüyünce devleti arayıp bulacak ve öğretmen olacaktım.
(Geçenlerde fotoğrafları karıştırırken bulduğum küçük oğlumun üç dört yaşlarında iken çekilmiş sırtında pelüş bir kaban bulunan çocukluk fotoğrafı, bana işte bu hatıra kırıntılarını bir araya getirtti.)