BİR BARDAK SU İÇER MİSİNİZ?
Yaşar ÇAĞBAYIR
Çarpık ayakkabı çarpık ayağa
Çarpık fikirler çarpık sineye.
Hz. Mevlâna
Eskiden medresede (=Fr. üniversité / T. evrenkent) ders veren müderrislerden (=Fr. professeur / T. öğretim üyesi) birisi öğrencilerine sık sık şu türden öğütlerde bulunurmuş:
-Sizler tahsil (=öğrenim) görmüş zatlar(=kişiler)sınız. Sizin avam(=halk)dan bir farkınız olmalı. Elfaz(=konuşmalar)ınıza dikkat ediniz. Onlar gibi âdî (=bayağı) tekellümde bulunmayınız (=konuşmayınız). Meselâ asla ve kat’a “Bir bardak su içtim” dimeyesenüz. Bunun yerüne “Bir kadeh leb-rîz-i âb-ı hoş-güvâr-nûş ile teskin-i atş-ı dîl-figar ve ferağ-ı bî-müşar eyledüm” diyesünüz.
Evet, eskiden atalarımızın yaptığı bir yanlışlık varmış: Türk diline şiir ve edebiyat dili olarak Farsçadan, bilim ve din dili olarak Arapçadan avuç avuç, kucak kucak sözcük aktarılmış, sokuşturulmuş, doldurulmuş… Sonunda ne mi olmuş bizim insanımız kendi dilinde “Bir bardak su içtim” diyememiş. Diyebilmek için de Ferheng (=Farsça sözlük) ve Kamus(=Arapça sözlük)lara başvurmak; emsile, bina, mehmuz, salim, muzaaf, misal, sünaî, sülasi, rübai, humasi, südasi, gunne, huruf-i halk öğrenmek gerekiyormuş.
Biliyorum, bu sözlerden çoğunuz bir şey anlamadınız. Anlamamakta haklısınız. Çünkü bunlar Türkçe değildi. Türklerin kullandığı ve kullanması gereken bir dilin sözcükleri değildi. Arap’tan, Acem’den ödünç alınmıştı. Çünkü “Bir bardak su içtim” cümlesini söyleyebilmek için kendi dilinden iki sözcük, Arap ve Acem dilinden dokuz tane sözcük bilmesi ve altı tane dilbilgisi kuralı uygulaması gerekmekte imiş. Cumhuriyetten sonra Atatürk’ün gayretleri ile bu ödünç sözcükler yerlerine, geri verildi (= iade edildi). Onun için bugün birbirimizin dediğini, yazdığını anlayabiliyoruz, anlaşabiliyoruz. Şimdiki gidiş de o günlere benziyor. O günkü dile “Osmanlıca” dedik ve iteledik. Bu akım böyle devam ederse acaba gelecekteki dilimize ne diyeceğiz? Türgilizce, Gringo Türkçesi, Anglo-Turkisch… neden olmasın?
HALKIMI KÜÇÜK GÖREMEM
Ben “laftan anlamayan bir toplumda” yaşamıyorum; benim halkım sözden anlar. Türkçe söylenirse çok daha iyi anlar.
Atatürk diyor ki “Türk milleti, çalışkandır, zekidir.” Ama birileri de çıkıp aşağılık duygusu karmaşası (=kompleksi) içinde kalmışların söylediği “Biz adam olmayız” yakıştırmalarının etkisi altında kalarak Türk milletini, Türk halkını küçük görmeye devam ediyor mu ne? Birkaç haftadır işleyegeldiğimiz “Türkçe tabela” konusunda “Haydi Söke, diline kendin sahip çık. Resmî kurumlar zorunluluk getirmeden iş yerinin ismini kendi isteğinle, millî gururun ve Türkçe sevgin galip geldiği için değiştir.” derken insanımıza güvendiğimizi; insanımızın akıllı, dirayetli, iş bilir olduğunu; geleceğini ve millî gururunu korumasını ve dilini yüceltmesini bileceğinden emin olduğumuzu ifade etmiştik. Biz insanımıza, milletimize güveniyoruz.
Aldığım terbiye gereği cinsi cibilliyeti, rengi, derisi ne olursa olsun insanı “yaratılmışların en şereflisi, en seçkini, en mükemmeli” olarak tanırım. İnsana saygı duymaktan da onur duyarım. İnancım gereği de insanı sever ve sayarım. Yunus’un dediği gibi “Yaratılmışı severim Yaratan’dan ötürü”.
“Türkçe tabela” konusundaki görüşlerime ve önerilerime katılmayabilirsiniz. Saygı duyarım. Hiç kızmam da. Haklı gerekçeleriniz vardır, kendinizce. “Kırk yıllık adınızı” (işyeri adı) değiştirmeye yanaşmayabilirsiniz. Kırk yıllık isimlere ben de bir şey diyemem. Bugüne kadar alınmış olan isimleri ille değiştireceksiniz diye zorlamanın ben de yanında olamam. Ama yeni alınacak isimlerin Türkçe olmasını ve neden Türkçe olması gerektiğini anlatmak, kişileri ikna etmek şu an için savunduğum görüşlerdir. Ama yasa çıkar da zorunluluk getirirse o zaman başka… Ben Meclis’te bekleyen yasa teklifinin bir an önce yasalaşıp yürürlüğe konulması taraftarıyım. Bunu da şunun için istiyorum, ekonomimizin dışa bağımlılığı gibi dilimiz de dışa bağımlı olmasın.
HER ŞEY YABANCILAR İÇİN… ÖYLE Mİ?
“elin gavuru (doğrusu gâvur) Türkçe’den (doğrusu Türkçeden) çakmadığına göre”..
İşte asıl yanlışlık burada… Demek ki dükkânına yabancı isim koyanlar “elin gavuru (gâvur)nu” hedef alıyorlar. Bir kere bu “elin gâvuru” olarak gördüğümüz insanlar, bizim gibi insanlardır. Ne var ki dinlenmek, gezmek, görmek vb. amaçlarla ülkemize, şehrimize gelmişlerdir. Ne bizden daha küçük, ne de itelenecek mahlûklardır. İnsandır onlar, benim gibi, sizin gibi…
Benim gördüğüm gezgin yabancılar (=Fr. touriste) sanıldığı gibi sığırca gelmiyorlar ülkemize. Bizi bizden daha iyi bilerek geliyorlar. Ellerinde, gezecekleri, görecekleri yerlerin tarihinden tutun da tabiat güzelliklerine kadar her türlü açıklayıcı yazı (= Fr. document) bulunuyor. Hatta yatacakları yerlerden başka, yemek yiyecekleri yerlerin adresleri, fiyatları ayrıntılarıyla bulunuyor. Belki de ben yalnız böyleleri ile karşılaşmış olabilirim.
BENMERKEZCİ ANLAYIŞ
“üzüm benim, bağ benim. Şaraba niye para vereyim?”
İyi fikir. Bizim konumuz ne üzüm ne bağ ne de şarap parası… Bizim konumuz şerbet diye, şıra diye sunulan şarap. Bizim konumuz Türkçedeki kirlilik. Tıpkı fabrika bacalarından çıkan sağlığa zararlı parçacıklar (=Fr. particule) gibi. Siz Söke’nin girişindeki fabrikanın sahibi olsanız “Fabrika benim, baca benim. Neden dumanı süzgeçten geçirme parası ödeyeyim?” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Şimdilerde diyemezsiniz. Ama kırk sene önce öyle denebiliyordu. Çevre kirliliği diye bir olgu, peşinden baca süzgecini (=Fr. filtrer) zorunlu kıldı. Yasa çıktı. O fabrika sahipleri “üzüm benim, bağ benim. Şaraba niye para vereyim?” diyemiyor. Dediği zaman yasa karşısına dikiliyor ve yaptırım uygulanıyor. İşte şu yabancı sözcüklerle yazılmış tabelalar da benim dilimi kirletiyor. Hatta daha ötesi “sömürge ülkesi (=İng. dominion)” görüntüsü veriyor. Dükkânın sahibi olabilirsin, tabelaya istediğin ismi yazabilirsin ama Türkçeye saygı göstererek. Millî kültürümüzün yozlaşmasına, dilimizin kirlenmesine yol açmadan…
“GENEL AĞ”DAN HABERİNİZ VAR MI?
“internet”in genel açılımı “inter-networks-network”. Türkçesi ise “ağlar arası ağ” (burada sözü edilen ağ, balık ağı değil). “Ağlar arası ağ” sözünün kullanımı biraz zor olduğu için TDK “genel ağ” teriminde karar kılmış ve öyle yaygınlaşmış. Anlaşılıyor ki bizim tabelaları Türkçeden İngilizceye çevirmenin yararlarını savunmaktan yana uğraşım veren (=Ar. meşgul) bilgelerimiz (=Fr. philosophe) “internet”ten başlarını kaldırıp “genel ağ”a bakamamışlar.
“çok oturgaçlı götürgeç”e ben de gülerim. Çünkü bu milletin diliyle dalga geçmek isteyenlerin uydurduğu bir söz yığınıdır o. Ama “belgegeçer” ve “geçgeç” doğrudur. Kullanırım, kullanılması gerektiğini de savunurum. Söyler misiniz bana İngilizcedeki “zaping” ne anlama geliyor? Ben söyleyeyim eylem (=Ar. fiil) olarak “vurmak”, ünlem (=Ar. nida) olarak “bom!” anlamına geliyor. Amerikan bayağı diline (=Fr. argot) göre ise “televizyon kanalları arasında gezinmek” demektir. Yani şu ki beğenmediğiniz “geçgeç”in Amerika dilinde argo olarak kullanılan “zaping” kadar geçerliliği yok sanıyorsunuz.
“belgegeçer” sözüne gelince… Fransızca “tıpkıbasım” anlamına gelen “fac-simile” tamlamasının kısaltması olan “fax”ın karşılığıdır. “Yazı, resim vb. benzeri belgelerin birebir örneğini uzaktaki bir yere aktaran aygıt” anlamında kullanılır ve kısa yazılışı da “belgeç”tir.
“Türkçe konusunda hassas (Türkçesi duyarlı) olduğu”m doğrudur. Çünkü, anam-babam beni köyümden okutmak için gönderdi. Devlet, kapılarını açtı, öğretmenler görevlendirdi, yetiştirdi. Nasip oldu Türkçe öğretmeni oldum. Yıllarca bana maaş verdi. Şimdi hâlen vermeye devam ediyor. Bütün bunların karşılığında ve taşıdığım millî ruh, millî heyecan ile devletime, milletime bir borcum var: Mesleğim ve bölümüm gereği Türkçenin doğru kullanılması için elimden geleni yapmak. Bunu da kişileri kırarak, uzaklaştırarak, küstürerek değil bilinçlendirerek yapmaya özen gösteririm.
BURADA DUR! MOLLA KASIM EFENDİ!
Sözü edilen geçen haftaki yazımda “en az on tane kelime (=T. sözcük) hatası (=T. yanlış) yapan…” birisi olmam konusuna gelince biraz dur… Molla Kasım Efendi biraz dur… Hani Yunus Emre’nin şiirlerini denetlemeye kalkışan bir müftü, dinî kurallara aykırı bulduğu için şiirlerin kimisini yakmış, kimisini de suya atmış ya… Bu adamın adı da “Molla Kasım” imiş. Bir yere gelmiş ve “Yunus eğri büğrü söyleme sözü / Molla Kasım sıygaya çeker seni.” dizelerini okuyunca adamcağızda şafak atmış.
O yazımda, dizgi yanlışı olan “karı” (kararı olması gerekirdi) dışında yanlış yoktur.
Yanlışı doğru bilenler için ise belki yüz tane yanlış çıkabilir. Hangi kelimeleri yanlış yazmışım diye sormaya bile gerek görmüyorum. Çünkü sayın kardeşimizin, benim hangi sözcükleri yanlış yazdığımı sandığını ben pek iyi biliyorum. Ve TDK tarafından yayınlanan Yazım Kılavuzu’nun 2005 baskısının (ki şu an geçerli olan odur) “Kesme İşareti”nin kullanıldığı yerleri açıklayan bölümüne özellikle 48. sayfanın başındaki “UYARI” maddesine dikkatle bakmasını isteyeceğim.
Konu Türkçe olmasaydı böyle bir yazı yazmayı düşünmez ve cevap vermeye gerek bile duymazdım. Ah şu TÜRKÇE…