Dirmilli

Yaşar ÇAĞBAYIR

“EVRENSEL YUNUS EMRE” İLE BAŞ BAŞA

                                                                           Yaşar ÇAĞBAYIR
Otuz altı yıl önce mezun olduğum Denizli Lisesi’nde iki yıl Edebiyat öğretmenliğimi yapan Murat Özmen hocamı bunca yıl içinde bir kez Eskişehir’de görmek nasip olmuştu. Zaman zaman haberleştiğimiz, özellikle eşimin akrabalarından öğretmen Fahrettin Sakallı’dan ve meslektaşım Abdülkadir Güler beyden haberini aldığım olmuştu. Bu kez Ankara’da özel olarak kendisinin ziyaretine gitmek nasip oldu. Öğretmenim, lise yıllarında gördüğüm ve hafızama nakşedilmiş biçimiyle sevecenliğinden, bir İstanbul efendisi incelik ve kibarlığından hiç de kaybetmemiş, üstelik üzerinde çalıştığı, incelediği, defalarca bildiriler sunduğu Yunus Emre’ye benzemiş; hiç değilse bana öyle geldi. Onu tamamen Yunus Emre sevgisi ile yoğrulmuş, dünyaya Yunusca bakar gördüm. Kendisine “İstiklâl Marşı’nın Tahlili”ni sundum. Son eseri olan Evrensel Yunus Emre’yi görmemiştim.
Ayrılırken bana imzalayıp vermek lütfunda bulunduğu “Evrensel Yunus Emre”yi otobüste Söke’ye gelinceye kadar iki kez okudum. Okurken, hep gözümün önünde hocam saygıdeğer Murat Özmen vardı; o, mevcudu elli dolaylarında olan sınıfımızın karşısında, kürsüde Yunus’u anlatıyordu.
“… Evrenselliğin ve ölümsüzlüğün gizine ermiş bir ozan… bir halk bilgesi, bir gönül adamı” olarak nitelediği Yunus Emre’nin “Türk insanının oluşumundaki payın büyük” olduğunu ve dolayısıyla “iyi tanınması, iyi anlaşılması gerektiği” vurgulanıyor “Evrensel Yunus Emre”nin daha önsözünün ilk paragrafında…
Dokuz bölüm içinde Yunus Emre’yi hocam Murat Özmen, özlü ve güzel biçimde tanıtmış. Mevcut tartışmaları özetleyerek, yerine göre sahiplerinin görüşlerini doğrudan vererek, kendisi polemiklere karışmadan, Yunus’u Yunusça anlatmış.  Yunusça anlatmış diyorum… Bilindiği gibi günümüzde Hacı Bektaş Velî ve dolayısıyla Bektaşîlik konusu, insanımızı kamplara ayıracak kadar birbiri ile uyuşmaz saflarda ele alınıp taraf kalınmaktadır. O koca Hünkârın “Makalât”ı okunduğu zaman gerçek erdem sahibi, barış adamı; kısacası tam anlamı ile bir derviş olduğunu görmemek ve anlamamak mümkün değil.
Yunus Emre’nin Kişiliği, pek çok kaynak ve kişinin görüşlerine yer verilerek işleniyor; referansları ile konu bütünüyle tartışılıyor. Tartışma boyunca tarafsız kalan hocam, bölümün sonunda Yunus’un kişiliğini şu sözlerle özetliyor: “Yunus Emre usta bir ozan. Dize kurmakta çok usta. Duygularındaki coşkunluk ve içtenliği, şiirlerine olduğu gibi yansıtabilmiş. Tasavvufla gelişen hoşgörülü, insancıl bir dünya görüşüne sahip. Sanatını halkın hizmetine sunması, halkın dilini benimsemesi, açıklaması güç duygu ve düşünceleri rahatça ve halkın diliyle anlatması, onu ölümsüzleştiren, günümüze getiren nedenlerdir.”
Ardından gelen bölüm “ Yunus Emre’nin Türk Kültürü İçindeki Yeri ve Yunus Emre Kültürü” adını taşıyor. Bölümün başında kültür olgusunun çok güzel biçimde açıklandığını görüyoruz: “Kültür, insanlığın tarihiyle birlikte oluşan bir olgudur. İnsan ve ulus olmanın bir gereğidir. Ulusal kaynaklardan beslendiği, sanat ve bilimle bütünleştiği için vazgeçilmez bir değerdir. İçinde insan ve toplumla ilgili her şey vardır: Sanat, bilim, teknik, töre, gelenek, görenek, din, inanç, sosyoloji, hukuk, ekonomi, estetik, folklorik değerler ve bütün duygu ve düşünce ürünleri.”  Kültürümüzün kaynakları ve geçirdiği evreler incelenerek Yunus ile bağ kuruluyor. Yunus’un öğrenim durumu açıklığa kavuşturulduktan sonra gelen on başlık altında ele alınan konular şunlar: 1. Halkın gönlünde ve söylencelerde yaşayan Yunus, 2. Halk saz şiirinde yaşayan Yunus, 3. Tekke ve tarikatlarda yaşayan Yunus, 4. Alevî-Bektaşî şiirinde yaşayan Yunus, 5. Divan Şiirinde yaşayan Yunus, 6. Millî Edebiyat döneminde yaşayan Yunus, 7. Cumhuriyet Dönemi şiirinde yaşayan yunus, 8. Güzel sanatlar alanında yaşayan Yunus, 9. Yunus Emre ve müzik, 10. Yunus Emre üzerinde araştırma yapan yabancı ve Türk bilim adamları.
Her biri ayrı birer inceleme ve araştırma konusu olan bu bölümler yetkin biçimde ele alınıyor. Bana göre en can alıcı ve kitabın kalbi denilebilecek bölüm bundan sonra geliyor: “Yunus Emre’de İnsan ve İnsan Sevgisi” İlk Çağ Yunan düşünürlerinden başlanarak İslâm düşünce hayatını oluşturan ve etkileyen etmenlerden Yunus’a ve Yunus’un gönül dünyasını aydınlatan bilgi ve sevgi kaynakları, böyle bir gönül zenginliğinin, insan sevgisinin ortaya çıkmasını zorunlu kılan devrin siyasî oluşumları  çok açık ve anlaşılır biçimde açıklanmış. Yunus çağlar ötesinden günümüze getiriliyor: “Onu, çağımızın maddeci, karmaşık ortamına getirmek olası mı? Bencilliğin, maddeciliğin, bütün güzelliklerin yerini aldığı bir dünyaya getirebilir miyiz onu? Bunlar cevaplanması gerçekten çok zor sorular. Gerçek olan şu: Yunus’u günümüze getirseydik, onu ikinci kez öldürmüş olurduk.
Yunus’u söylencelerin karanlık, aldatıcı dehlizlerinde, tarikatların ve tasavvufun karmaşık ve çağımızdan uzak dünyasında aramak yerine, çağdaş bir açıdan ele almak daha uygun olur kanısındayım. Çağımız , Uzay Çağı. Maddenin, bencilliğin, boş tutkuların yerini, sevginin, hoş görünün alması gereken bir çağda yaşıyoruz.”
“Yunus Emre’de Tanrı, Din ve Peygamber Sevgisi” başlığını taşıyan bölümde Yunus Emre’nin İslâm’a bakışı ele alınmış. O kendini nasıl bir Müslüman olarak görüyor? Bu konu da yetkin biçimde açıklanmış. Şöyle diyor hocam: “Yunus Emre, ilke olarak İslâm duygu ve düşüncesini benimsemiş. Bu duygu ve düşünceleri insancıl bir potada yoğurmuş. O, bu yönüyle bütün insanlıkla bütünleşmiş. Ona göre, ilâhi gerçeği kavrayabilmek için sevmek, gönülden sevmek gerekir. Din inancı ve anlayışı, sevgiye dayanır. O, bütün insanlara ve varlıklara sevgiyle yaklaşır. İnsanlar arasında ayrım yapmaz… Tanrısına sevdiğinden tapıyor. Ham sofular gibi cennetten bir yer edinmek için ibadet etmiyor. İnanışında, sevgisinde ikiyüzlülük yok…”  Hocamın şu tespiti bizim Kur’an hakkında yıllardır ne kadar  kusurlu davrandığımızı ne güzel vurguluyor: “Yunus’a göre, … kutsal kitapları anlamadan okumak, insana hiçbir şey kazandırmaz.”
“Dört kitabın manisi bellidir bir elifte / Sen elifi bilmezsin, bu nice okumaktır.”
“Dört kitabı şerh eden hakikatte asîdir / Zira tefsir okuyup manisini bilmelidir.
Sabahattin Eyuboğlu’nun bir cümlesi yıllardır benim zihnimi kurcalamış durmuştu. “Yunus Emre” isimli kitabının daha ilk sayfasında şöyle diyordu: “Kendini, çevresini, çağını, dinini aşmasını, küçük kaygılardan kurtulup büyük kaygılara yönelmesini bilen Yunus Emre…”  Bu ifadede hepsi yerinde ve doğru, fakat “dinini aşmak” nasıl oluyor? Kitabı okurken bu sözcüklerin altını çizmiş ve yanına şöyle bir not düşmüşüm: “dinini aşmak yanlış, dininin enginliklerini dile getirmiştir…” Şöyle diyordum: Bu ifade biraz maksadını aşıyor gibi… Çünkü bir şeyi aşmak üzerinden, tepesinden geçmektir; geride bırakmaktır. Ondan yüksek olmaktır. Nasıl olur da, bir insan dinini aşar, hele hele İslâmiyet gibi en son ve en gelişmiş bir din… Ve buna benzer bir sürü sorular…  Bu sorular biraz daha zorlanırsa, Yunus Emre İslâm dairesinin dışına çıkmıştır, anlamı çıkarılamaz mı? En sonunda şöyle bir çıkış yolu bularak ben kendimi rahatlattım. Yazar bunu ifade edecek sözcük bulamadı ve böyle yazdı… Şimdi bu sorunun cevabını artık buldum ve derin bir nefes aldım… Hocam Murat Özmen, Sabahattin Eyuboğulu’nun ifade etmek isteyip de –bana göre- başaramadığı şeyi bakın ne güzel ifade ediyor: “… şeriatın çizdiği sınırları aşmış, ikilikten kurtulmuştur.”  O koca Yunus, “Şeriat tarikat yoldur varana / Hakikat meyvası andan içeri” demiyor mu? Gerçi bu görüşü, Eyuboğlu da kitabının ileriki sayfalarında açıyor. Fakat ne de olsa bu kadar kısa ve öz değil. “Yunus Emre elbet çağının dinsel düşüncesi dışına çıkamazdı ve elbet, kendince de olsa şemaları kırarak da olsa, bir İslâm aydını ve şairi olacak, insanlık sevgisini Tanrı sevgisi ile bağdaştıracaktı. Ama hiçbir donmuş tarikatın, hiçbir kara kaplı kitabın, hiçbir doğmanın kölesi kalmadığı da besbelli…”
Yunus Emre’nin şiirlerinden örneklerle kaynakçanın yer aldığı son bölümlerden önce “Yunus Emre’siz Dünya” başlığını taşıyan kısımda, günümüz insanını ve toplumları savaş, terör vb. şiddet ortamlarının mutsuz kıldığı, insan sevgisi ile birlikte doğa sevgisinin ve çevre bilincinin yok olduğu belirtildikten sonra, “Peygamberler ve liderler, böyle ortamlarda ortaya çıkarlar. Sanatçılar, böyle zamanlarda toplumların sözcüsü olurlar. Toplumları iyiye, güzele yönlendirmeye çalışırlar. Bütün kötülüklere karşı savaş açarlar…”  diye liderinden sanatçısına kadar herkese insanlık ve insanca yaşama için görev düştüğü belirtiliyor ve Yunus’un çağı özetlenerek örnek veriliyor.  “… günümüz insanı, olabildiğince bencil ve çıkarcı. Sanki maddenin tutsağı olmuş. Kendisinden başkasını düşünmüyor. Çıkarları için insanları kullanmaktan çekinmiyor. Bazı insanlar ise her şeye boş vermiş… Hoşgörülü, sevecen ve özverili olmak, onları hiç ilgilendirmiyor. Acımasızca bütün güzellikleri yok ediyorlar. Doğayı çevreyi kirletiyorlar.”  Bütün bu hastalıkların tedavisi için şu reçeteyi yazıyor: “BU SORUMSUZ VE BİLİNÇSİZ İNSANLARI, MUTLAKA YUNUS EMRE OKULUNDA, SEVGİ VE GÜZELLİK EĞİTİMİNDEN GEÇİRMELİ.”
(Yeni Söke Gazetesi)

15/04/2007 Yazan: ycagbayir | Kitap İnceleme | | 1 Yorum