İKİNCİ EL HAYAT YAŞAMAK
Yaşar ÇAĞBAYIR
İlk görev yerimdeydi. Kasabanın ileri gelenlerinden ve yaşlı imam olan Ali Hoca ile beraberiz. Ali Hoca eskilerden, hani halkımızın çarıklı erkânıharp dediklerinden. Dinî bilgilerinin yanında dünyevî olanları da oldukça yoğun ve geniş. Bir güz mevsimi, bahçe aralarında geziniyoruz. Çeşitli konulardan, koyun kuzudan tutun da avcılığa kadar her konudan dem vuruyoruz. Kasabalılar, işleri güçleri ile meşguller. Kasabanın bu mevsimdeki en yoğun işi elma toplamak, elma depolamak. Bu iş öyle sanıldığı kadar kolay değil. Elmalar dallarından zedelenmeden toplanacak, bir bebek titizliği ile sepetlere konulacak. Sepet dolunca da özenle hazırlanmış, dibine ve yanlarına, duruma göre, gazete kâğıdından özel ambalaj kâğıdına kadar çeşitli kâğıtlar döşenmiş kasalara boylarına, cinslerine ve renklerine göre dizilecek, yerleştirilecek. Hepsi dikkat ve titizlik isteyen işler. Kısacası elma toplamak öyle sıradan işçilik değil, kaba gündelikçilikten çok uzak bir çalışma gerektiriyor. Kasabalıların pek çoğu bu konuda uzmanlaşmış sayılır.
Ali Hoca ile birlikte, elma toplanan bahçelerden birine, bahçe sahibine selam verip giriyoruz. Saygı görüyoruz, ağırlanıyoruz; Ali Hoca kasabanın en büyük camisinin imamı, bense ortaokulun öğretmeni olarak…
Bahçe sahibi ile Ali Hocanın giriştiği derin sohbete arada kısa cümlelerle ben de katılıyorum. Ama benim asıl ilgi alanım elmaların toplanışı, toplanışından ziyade bir insana gösterilmeyen özenin onlardan esirgenmeyişi üzerine. Bahçe sahibinin oğlu, öğrencim olur. Çocukcağız öğretmenine saygısından mıdır, bilmem çok uslu duruyor. Hani hep çocuklarımızı, eğittiğimizi sanıp sus-pus ettiğimiz anlayış var ya işte tam o şekilde… Babasının bir dediğini iki etmiyor. İş için oradan oraya koşturuyor. Bütün dikkati ile söylenenleri ve önceden söylenmiş, gösterilmiş ve öğretilmiş olanları yerine getiriyor. Çocukcağızın nasıl nefes aldığı bile belli değil, babasından bir eleştiri gelmesin diye elinden gelenin en iyisini yapıyor. Bir de benim yanımda, babasından söz işitmek istemiyor. Benim yanımda mahcup duruma düşmek istemiyor.
Ben bu durumun farkına vardığım ve çocukcağızı daha ziyade sıkmamak için Ali Hocaya:
-“Hocam, izin istesek mi?” dedim.
Ama Ali Hoca, görmüş geçirmiş, insan davranışları üzerine eğitim görmese de epey deneyim sahibi olmuşluğunu sergiliyor. Yani benim, öğrencimden daha ziyade tedirginlik içinde olduğumu görüyor ve lâfı gediğine koyuyor. Bir elma ağacını göstererek:
-“Hoca, bu ne ağacı?”
Gösterdiği ağaca baktım ve “Elma!” dedim.
-“Ya bu?..”
-“Ceviz…”
-“Nerden anladın?”
-“Bilirim, tanırım; ben çiftçi çocuğuyum.”
-“Hayır. Elma ağacını görmemiş, fakat elma yemiş birisi bu ağacı meyvelerinden tanır.”
-“Elbette.”
-“Usta, yetiştirdiği çırağından, kalfalarından; hoca da yetiştirdiği öğrencilerinden tanınır. Neden bir büyük adamdan, bir âlimden söz edilirken “Falanın talebesiydi.” denir, hiç düşündün mü? “Filandan ders almıştır.” denir. İşte bu yüzden, öğretmeni öğrencisi ele verir. Suyun akış yönünün tersine gidersen kaynağa varırsın.
***
Ne kadar ulu, ne kadar yüce bir kişiliğe sahip oldukları için örnekliğe lâyık olsalar bile başkalarını taklide kalkışmak karbon kâğıdı ile kopya çıkarmaya benzer. Kopya aslının aynısıdır ama aslı değildir; o bir kopyadır. Başka birisini taklit etmek, onun gibi olmak demek, kendi benliğini sergilememek kendi hayatını yaşamamak demektir. Tanrının bahşettiği bu hayatı birinci el değil de ikinci el bir hayatmış gibi değerlendirmek demektir.
Taklitçilik ikinci el bir yaşamdır. Binlerce yıl önceki Grek kültürünün kopyası ile yaşamak hoş bir şey değildir. Bugünün Türkiye’sindeki insanlar kendilerini yaşamalıdırlar, ikinci el hayatı değil…