BİR BAŞKALDIRI YA DA ÖZE DÖNÜŞ
Yaşar ÇAĞBAYIR
“Milletler dil yoluyla çökertilir. Ve bir takım sürüler haline getirilir. Böylece bu kalabalıkların birbirleriyle anlaşmaları ya da, belirli sloganlardan başka bir şey anlamaları imkânsız hâle gelir. Yığınlaşmış bu kalabalıkları bir değnekle istenilen yola götürmek mümkündür.”
Gorge ORWELL
Tarih kitapları Karaman Beyliğini ve Karamanoğullarını, Moğol baskısı altında aciz kalmış Anadolu Selçuklu Beylerinin muhalifi olarak anlatır. Bu muhalefet daha sonra Osmanlı devleti kurulduğunda da kendini gösterecektir. Karamanoğullarının, Oğuzların Salur boyundan olduğu tartışılır. Ama onlar diğer Türk boyları ile birlikte göç ederek sonunda Toroslara gelip yerleşmişlerdir. Kimi zaman Ereğli’yi, kimi zaman da Ermenek’i çoğu zaman da o zamanki adı Lârende olan Karaman’ı başkent edinmişlerdir.
Şehirleşmeyle birlikte gelen medrese kültürünün verdiği Arap-Acem etkisi ve Moğolların siyasî baskıları, bu özü sözü bir, özü sözü Türk olan oymakları rahatsız etmeye başlamıştır. Özellikle şehirlilerin, Arap ve Acem karması bir yabancı dille anlaşmaları, hatta bu dilleri kullanmayanların dışlandığı bir ortam, Toroslar’da çiftçilik, hayvancılık gibi kır yaşamı ile geçinen Türkmenleri çileden çıkarmaya yetmiştir. Onlar dertlerini ne resmî makamlara anlatabilmişler, ne de alışveriş için şehre indiklerinde işlerini görebilmişlerdir. Üstüne üstlük, “kaba adam”, “cahil Türkmen” vb. hakaretlerle aşağılanmışlardır.
KARAMANOĞLU MEHMED BEYDE ŞEKİLLENEN MİLLÎ RUH
Anadolu Selçuklu Hükümdarının doğudaki bir sefere katılmak üzere Konya’dan ayrılması, Karamonoğlu Mehmed Bey’e aradığı fırsatı vermiştir. Yanında Menteşe ve Eşrefoğlu Türkmenlerinden oluşan 10 000 kişilik bir kuvvetle Konya üzerine yürüdü. Moğol baskısından ve dilleri yüzünden kendilerini aşağılayan bürokrasiden bezmiş olan halkla kurduğu ilişki sonucunda Konya’nın kapılarını kolayca aştı. İlk işi Cimri takma adlı Gıyaseddin Siyavuş’u Selçuklu Sultanı ilan etmek oldu. Kendisi de baş vezirlik makamına oturdu. Konya önlerinde kurulan çadır divanında “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmaya!” kararı alındı, ferman olarak yayınladı. Ne yazık ki bu fermanın elimizde Karamanoğlu Mehmet Beyin ağzından çıkan şekliyle Türkçesi bulunmamaktadır. Sözlerini bir İranlının yazdığı tarih kitabından tercüme edebiliyoruz .
Karamanoğlu Mehmed Bey 13 Mayıs 1277 tarihinde, bu şekilde Türkçeyi resmî devlet dili ilan ediyordu. Bu, aynı zamanda Türk devlet dilinin ilk defa resmen ilan edilmesi demektir. Yani Türkçe kullanmak yasa gereğidir. Bugünkü Anayasamızın “Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmî dili Türkçedir.” ifadesi ile aynı anlamdadır. Türkçe, Anadolu Selçuklu egemenliğinin Moğol istilâsıyla sarsılması ile birlikte başlayan öze dönüş hareketi içerisinde hak ettiği ilgiyi ilk defa görmüştü.
Anadolu Selçuklu Devleti dağılıp, beylikler dönemi başlayınca, diğer dillerin yerini Türkçe almış ve XIII. asır, Türkçenin diriliş asrı olmuştur.
Ne dersiniz? Bugün de dilimiz İngilizcenin, Amerikancı kafaların baskısı altında değil mi?
Siz, beş bin yıllık Türkçeyi bırakıp da İngilizce ve de bilmem nece isimler alan iş yerleri, mağazalar, fabrikalar, konaklama yerleri, dinlenme yerleri arasında gezerken ne hissediyorsunuz?
Yabancı dil öğrenmekle, kendi öz dilini kullanmayı birbirine karıştırmıyor muyuz?
Yabancı dili yabancı dil gibi öğrenelim.
Kendi dilimizi, Türkçeyi Türkçe olarak kullanmamız için bir başka Karamanoğlu Mehmed Bey mi gerekiyor, dersiniz. İlle de ferman mı gerekli Türkçe konuşmak için?