AYDOS’TA MEHTAP
Yaşar ÇAĞBAYIR
İlk görüşümde Aydos’un zirvesi Mısır piramitleri gibi geldi bana. Ereğli Ovasından Halkapınar’a doğru minibüsümüz yol alırken, yol boyu sıralanan uzun uzun kavaklardan kurtulduğumuz sırada dikkatimi çekmişti ilk defa. Kuzey yamaçlarındaki yukarıdan aşağı doğru genişleyen bizimkilerin yanbaş veya çeyrekleme dedikleri uzun ince üçgenimsi kar dilimleri bu tepenin haşmetini bir kat daha artırdı, gözümde. Bakır kırmızısı kayaların arasında bembeyaz kar yığınları uzanıyor. Hele öğleden sonra güneş, arkamıza geçmişse bir harika oluyordu manzara. Aşağıda vadiler yemyeşil meyve ağaçları ile dolu. Ama biraz yükselince önce bozarma, daha sonra da kızarma başlıyor, zirvede bu rengin yeknesaklığı kar dilimleri tarafından bozuluyordu. Aydos’un görkemini sergilemekte yardımcı oluyorlar gibiydi.
O yıl, her zaman öyle olmalı, kar en erken bu tepeye düştü. Bu kez kırmızılıktan eser kalmadı. Her taraf bembeyaz, yaldızlarla kaplandı. Zaman ilerledikçe kışa doğru kar aşağılara indi. Kasım sonlarında kasabayı da bahçeleri de sardı. Artık gözleri kamaştıran beyazlıktan başka renk kalmadı. Yukarılardan, tepelerden baktıkça sadece akarsular, kara birer yılan gibi uzanıp kıvrılıyorlardı. Irmakların, çayların, arkların yanlarına vardıkça, kıyılarda kalın kalın kar yumakları, alt yanları ise sudan sıçrayan damlacıklarla buz tutmuş, küçüklü büyüklü dişler oluşturmuş, açık timsah ağızlarının yanlarını andırıyordu.
Bahar geldiğinde Aydos’un ve Torosların bize bakan yamaçlarının yeşillenmesini bekledim. Ama nafile, her taraf çiçeğe çimene büründüğü hâlde bu yamaçların aşağılardan başlayan bakır kızıllığı yukarılara bulaştı gitti. Haziran geldiğinde, Aydos’un tepesinde Kırgız külahını andıran beyaz örtüden başka her yer kızardı, bozardı. Yeşilliği yaşamadan kızıllığa geçti.
Haziranda Aydos’ta başka bir güzellik ortaya çıktı. Mehtap. Ayın gümüş şavkı onu -hani ne demekse- peri kızları gibi büyülü bir güzelliğe bürüdü.
Ben çocukluğumdan beri hep merakla izlemişimdir. O yıllarımızın çoğu, gece gündüz demeden kırda bayırda geçtiği için Ay’ın ve Güneş’in yıllık hareketlerini çok iyi gözlemledim. Kışın Güneş güneye çekilince Ay, kuzeye doğru kayıyor. Yazın da tam bunun tersi oluyor Ay güneye, Güneş kuzeye… Ay bedir hâlindeki en büyük görünümünü kışın alıyor. Yaz gelip de güneye doğru kayınca tekerlek bir parça küçülüyordu.
Haziran ortalarına doğru bir şey dikkatimi çekti. Güneş çekilebileceği en kuzey noktaya kaymış, uzun uzun dünya yüzünü seyrediyordu. Ayın on dördüne daha birkaç gün vardı. Alt ucundan birazı, yenik duruyordu. Zaman ve mekân hesaplaması yaptım kabaca. Hesaplarıma göre iki gün sonra Ay, tam akşam namazı vaktinde Aydos’un tepesinden yüzünü bize gösterecekti.
Ertesi gün, bu hesabımı doğrulamak üzere akşam karanlığından önce kasabanın dışına çıktım. Elma, erik ve daha da önemlisi uzun kavakların yer almadığı bir yer ayarlamıştım kendime. Yol kenarında oldukça kaba bir kaya parçası vardı. Onun üzerine kuruldum. Gözümü Aydos’a diktim. Gün batımında Ay, çoktan Aydos’un tepesinde belirmişti. Tahminim doğruydu. Yarın karanlık bastığında, Ay da Aydos’un tepesinden kendini gösterecekti. Bir müddet ay ışığını, Aydos’u, Torosların üzerine kızıllık aksettirilmiş gümüş parçaları gibi parıldayan kocaman kayalarını izledim. Ay yükseldikçe bu kayaların gölgeleri bin bir çeşit şekle girdi. Ben onların her birini birer hayvan görünümüyle izledim. Ay yükseldikçe hayvanın şekli, görünümü hatta bazen cinsi bile değişirdi. Ayıdan, kartala; yatmış geviş getiren kocaman bir sığırdan alıcı kuştan korkup kaçan kara tavuğa; annesini emen keçi yavrusundan, havlayan çoban köpeğine geçişlerini çok izlemiştim. Bu akşam da bunların çoğuna ve değişik versiyonlarına daha büyük boyutlarda tanık oldum. Biraz daha oyalandım. Bakalım yarın nelere tanık olacağım. Yumuşak bir hayal ortamında, gevşemiş, dinlenmiş olarak evime yöneldim.
Bahçe aralarındaki yollardan, kavakların siyah bir süngü uzatılmış gibi yolu bir yandan öbür yana kesen gölgelerinden, kimi zaman göremediğim, bahçelerden taşan suların akarken aşındırdığı topraklardan açığa çıkan küçük yuvarlak taşlar üzerinde seke sendeleye, bir bahçenin ucunda yer alan tek göz evime vardım. Pencereden, gelen ay ışığının duvarda ve yerlerde uzunlamasına kırılmış cam parçaları gibi oynaşan hâllerine baka baka uyudum.
Sabah uyandığımda, akşamki duvarlara yansıyan gümüş beyazlığının yerini şimdi başka açıdan sarı sarı altın huzmeleri almıştı. Pencerenin önündeki elma ağacını dalları arasından yol bulup pencereden geçerek yüzümle birlikte boynuma kadar uzanan güneş demeti epeyce ısıtmış, biraz da terlemeye yüz tutmuştum. Perdeyi biraz ittirdim. Kendime gölge yaptım. Akşam seyredeceğim manzarayı düşündükçe içim içime sığmıyordu. Çocukken, böyle sevinçleri ya babam bizi ertesi sabah pazara götüreceğini söylediği akşam, ya da bayram öncelerinde arifeden bir gün önce yaşardım. Hele arife günü çörek dermeye giderken giymem için bana yeni elbise, yeni ayakkabı alınmışsa gözümü uyku tutmaz, defalarca kalkar kalkar bayramlıklarıma bakardım. Başka zamanlarda ne zaman geçtiğini bilmediğim gece o gün bitmez, bir türlü sabah olmazdı. Sabah namaza kalkan babamın hayattaki ayak tıkırtılarını duyunca sevinirdim. Sabah oldu nihayet, derdim. Herhalde bugün de akşamı edemeyeceğim. Hem de yılın en uzun günlerinden birini nasıl bitireceğimi bilemedim. Kasabayı baştan başa arşınladım. Bahçe yollarında, arık başlarında dolaştım. Tepelere çıktım. Ufukları seyrettim. Bir süre karşı yamaçlarda zihnen koyun güttüm, davar otlattım. Kaya başlarında kaval çaldım. Sürülerimi derelere indirdim, suvardım. Aslında ben kaval çalmayı bilmem. İş olsun, öyle düşündüm. Önceleri kavalımdan “füüt, füüt, üüft üfft” gibi bir notaya veya usule gelmeyen sesler çıkarmama rağmen hayalen de olsa kısa zamanda kaval çalmayı öğrendim. Önce “Karadır kaşların ferman yazdırır” türküsünün melodisi taşlarda, kayalarda, karşı yamaçlarda yankılandı. Bütün koyunlarım önce başlarını kaldırdılar, kulaklarını öne doğru eğdiler, burun kapaklarını oynatarak bir müddet öylece beklediler, yani beni dinlediler. Sonra sesin etrafında toplanıp otlamaya başladılar. Hızımı alamadım, çantamdan “sipsi”mi çıkardım. Önce bir “çığırtma”, ardından “Akmayası çağlar, nerelere koydun Ümmü’mü” türküsünün yanık nağmeleri yayıldı çevreye. Koyunlardan bazıları ot yerken dudakları yerde otları kavramış haldeyken koparmadan öylece bir miktar bekleyip türküme kulak verdiler. Artık bu kadar hüzün yeter deyip “Karabaş goyunumu güde güde getirdim” türküsünü sipsiyle seslendirdim. Koyunlara biraz neşe geldi, otlamayı hızlandırdılar. Sağa sola hızlı hızlı gidip gelir oldular. Derken öğlen sıcağı bastırmadan hayladım. Koyunlar gidecekleri yeri ve yönü çok iyi biliyorlardı. Art arda dizildiler, keçi yolağından dolanarak eğrek yerine vardılar. Türküde olduğu gibi kaba ağaç altına yatırdım. Hava serinleyince suyun öte yakasına geçirdim, yamaca ağdırdım. Saate baktım, daha on, bilemedin on beş dakika geçmiş. Bu sefer çobanlığıma gece hareketi ekledim ve memleketime, kendi köyümün dağlarına döndüm. Bunların yalandan ve vakit geçirmek için olduğunu biliyordum. Yani kendimi oyaladığımı, bir yönüyle kendimi aldattığımı biliyordum. Ama ne yaparsın, akşam olsa da gün batmadan yol kıyısındaki Kabakaya’nın başında olsam ivecenliğini gösteriyor, bunu da çok arzuluyordum. Akşam olmak bilmiyor, zaman ayaklarını sürüdükçe sürüyordu. Boş insan, vakit de geçiremiyor. Oysa iki gün önce sınav yapmıştım. Sabahın erken saatinde okula gelmiş, arkadaşlarla sınav soru ve cevaplarını hazırlamış, sınavın başlama saatine zor yetiştirebilmiştik. Zamanı bir türlü yakalayamamıştık. Hele sınavdan sonra kâğıtların birinci incelemesi, akşam ettirmişti. Gün batı ufkunda kaybolmadan okuldan ayrılabildiğimize şükretmiştik.
Bugün bana zaman yetişemiyor, önceki gün benim zamana yetişemediğim gibi. Ben zamandan çok daha hızlı gidiyorum. Demek ki zaman da izafi diye biraz felsefe yapmaya yöneldiğim de olmuyor değil. Ama şimdi böyle ağır düşüncelerle zihnimi karıştırmak, hayallerimi bulandırmak istemiyorum. Zaman ne yaparsa yapsın; ister görecelikli, isterse göreceliksiz olsun umurumda değil. Tek isteğim var, zamanın çabuk geçmesi ve akşamın bir an evvel olması. Yolum arık başından dolanırken tanıdık, -kasabada tanımadığım yok ya- bir amcaya rastladım. Bağ budamak için uğraşıp durur. Kollarında takat kalmamış, yaşlılıktan. Bağ budamayı bilmem ama testere tutmasını, bıçak kullanmasını iyi bilirim. Kendisine “Sen kesilecek olanları bana tarif et, ben keseyim.” dedim. Amca gösterdi ben kestim, tarif ettiği biçimde. Kâh bıçkıyı aldım elime, kâh budama çakısını… Bağ bitti, bir de baktım ki akşam olmak üzere, güneş devrilmiş. Şu geçiremediğim zaman ne de çabuk geçip gitmiş. Adamcağız, dua ede ede evinin yolunu tutarken ben de yol kenarındaki Kabakaya’ma yöneldim. Oysa buraya gelene kadar günün üçte birlik kısmını ancak geçirebilmiştim. Can sıkıntısından neredeyse patlayacaktım. Yahu, Fransızlar şu atasözlerini boşuna söylememişler: “Can sıkıntısının panzehiri çalışmaktır.” Bu söz ortaokulda okurken bizim sınıfın giriş kapısının yanında asılı bir tabelada Fransızca olarak yazılıydı. Şimdi sözün kime ait olduğunu ve bütününü Fransızca olarak hatırlayamam ama “travail” kelimesi geçiyordu içinde.
Akşam güneşi görünmez olunca, Kabakaya’nın güney-doğuya bakan yanında, traktör koltuğunun çanağını andırır bir oyukluğa vardım yerleştim. Daha doğrusu oturak yerimi yerleştirdim. Parmaklarımı birbiri arasına geçirerek ellerimi başımın arkasına kenetledim. Ve başımı, ellerimi taşa yasladım. Aydos karşımda, akşam kızıllığında açılmaya davranan kırmızı gül goncasının burnu gibi göründü gözüme. Renkler, çizgiler, desen harika; kırmızı ile kahverengi arasında, yer yer saman sarısına veya altın kızıllığına kaçan dalgalı dalgalı oynaşmalar. Sanki dallardaki serçeler oynaşıp cıvıldaşıyormuş gibi, Aydos’un yamaçları birbiri ile renk cümbüşü yaparak yarışıyor…
Olduğum yer kararmaya değil de renkler birer ikişer ton koyulaşmaya başladı. Aydos’ta renkler daha doğrusu bakır kızılının tonları birbiri ile oynaşıyor, canlı canlı cümbüşe katılıyor. Biraz daha geçti. Batı ufkuna dönüp baktım, yeryüzü yükseltileri ile göğün birleşmiş gibi göründüğü yerde katı bir çizgi var. Daha doğrusu çizgi denemez buna. Koyu karanlıktan, akşam karanlığının lacivert bozması maviliğine mi desem, yoksa tirşe mavisi mi, bambaşka bir kesin ve net açık tonluluğa geçiliyor.
Akşam ufkunu, daha doğrusu batı ufkunu seyredeyim derken asıl amacımdan uzaklaşır gibi olduğumu hissettim ve tekrar Aydos’a döndüm. Batı ufkundaki dağların tepelerin aksine Aydos aydınlık, yine batı göğünün açık renkliliğine rağmen Aydos’u arkadan kuşatan ufkun ve üzerindeki gökyüzü parçası kopkoyu. Gece karanlığı, geliyorum diyor.
Camiikebir’in minaresinden Ali Hoca’nın okuduğu ezan sesine diğer camilerden başka başka ton ve makamlarda diyeceğim ama makamsızlıklarla okunan ezanlar birbirine karıştı. Bunlar yarılamışken karşıdan İvriz camisinin minaresinden köylülerden birinin düpedüz okuduğu ezan yetişti. Birkaç dakika içinde hepsi bitti. Ortalığa sessizlik hâkim oldu diyeceğim ama, kır ortamının gece müzisyenleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Çaydan kurbağa vıraklamaları, taşların, otların arasından karafatma, çayır çekirgesi ve daha bilmem hangi türden kemanlar birbirine karıştı. Doğal bir orkestra başladı. Benim kulağım bu sesleri işitmesine rağmen dikkatim gözlerimde, gözlerim Aydos’un tepesinden ha göründüm ha görünüyorumda olan dolunayda. Derken dikkatimi ve bu güzel senfoni sunumunu bir gürültü bozdu: İvriz çayında bir patlama sesi. İki üç dakika geçmeden bir ikincisi. Birileri dinamitle balık avlamada galiba, diye geçirdim içimden. Bu işin ne kadar canice olduğunu, çocuklara bir derste balık anatomisi üzerine yazılmış bir makaleyi okuyarak açıklamaya çalışmıştım. Orada yazılanlar aklıma geldi. Onlarca iri balık, yüzlerce yavru, binlerce milyonlarca başkalaşım geçirmeye davranan, larva adını verdiğimiz yavrucuklar yok olup gidiyor. Geleceğin balıkları şimdiden yok ediliyor. Yalnız balıklar mı sivrisinek sürfeleri, kepçekulak kurbağa yavruları daha benim bilmediğim binlerce çeşit su canlısı. Sahi o, patlamadan önceki neşeli orkestra nere gitti, onlar da mı dinamit patlaması ile yok oldular? Hiçbir ses çıkmıyor. Sadece kulaklarımda sessizliğin verdiği çınlama mı desem yoksa inleme mi bir ses, bir uğultu var. Neşem kaçtı. Ulan balıkçı, Allah seni bildiği gibi etsin, o iyi bilir, ne edeceğini deyip kendi konuma dönmeye çalıştım. Beş dakika önce gördüğüm güzellikleri göremez oldum. Gerçi hava kararmıştı. Aydos’un bu yüzündeki şekiller, birer kara bulut altına düşmüş görüntüden ibaret kaldılar. İnsanın içi kararınca, gözü de kararıyor galiba, diye düşündüm.
Ortalık büyük bir sessizliğe ve ıssızlığa büründü. Böyle sessizliklerde insanın içinden gelen gürültüler çoğalıyor. Başka zamanlar, isanın hiç duymadığı iç gürültüleri, karın gurultuları, yürek tıpırtıları sanki doktorların kulaklarına taktıkları aletle dinliyormuşçasına kulağının ortasına ortasına baskına geliyor. Bazı insanların yalnız kaldıklarında gaipten duydukları sesler bunların yanlış yorumlanması olmalı diye geçiriyorum, içimden…
Aydos, şimdi ufukta belli belirsiz duruyor. Ardındaki karanlıkla kendi rengi birbirine denkleşiyor gibi… Fakat daha bu denkleşme başlamadan arkadan kırmızısı baskın turuncu bir aydınlanma çıktı. Önce Aydos’un zirvesinin hatları keskinleşti. Bu yüzündeki şekiller silindi. Sanki koyu bir boya ile yapılmış suluboya resmi gibi geldi bana. Işıkla karanlık kıpırdaşmaya başladı. Biri çekilme, diğeri de işgal etme telaşı içindeler. Karanlık, zirveden yavaşça sıyrıldı. Yerine beyaz, zarif tüller dökülmeye başladı gökten. O an ay yuvarlağının ucu Aydos’un burnunu toslayıp çıktı. Ayın üst ve iki yanı, bir parçası kesilip alınmış portakal görünümünü aldı. Rengi de tam bir portakal… Portakal zirveye sürtüne sürtüne biraz daha yükseldi, tam tepede… Aydos, burnunun ucunda top çeviren bir yunus şimdi.
Zirvenin aşağılarında aydınlık ve karanlığın birikte oluşturduğu şekiller ortaya çıkmaya başladı. Aydınlık ve karanlık görülen ve bilinen renklerin dışında bir hal sergiliyor. Aydınlıklar parlak gümüş, karanlıklar ise parlatılması unutulmuş gümüş pasının karartıları gibi…

Ay, ağır ve temkinli hareketle iyice ve olanca haşmetiyle kendini bize gösterdi. Şimdi, Aydos ve etekleri, mehtabın serin huzmelerinden kat kat dikilmiş tül elbiseyi giyinmiş, karşıda süzülmekte… Biraz önce patlama sesi ile susmuş bulunan bütün börtü böcek tekrar doğal korosuna başlamış, bilmem kaçıcı sefoniyi sunuyorlar. Bu senfoninin ne zaman başladığını bilmiyorum ama başlamış işte… Sanki hep birlikte Aydos’un güzelliğine methiyeler düzüyorlar… Onlar da benim gibi bu mehtabı, bu güzelliği doyasıya yaşıyorlar…
Mehtabın bir anı, bir anına uymuyor. Sürekli değişim ve gelişim halinde… Ay zirveden durmadan uzaklaşıyor, uzaklaştıkça ortalık biraz daha berraklık kazanıyor. Şimdi her taraf, ayna yansımasının gözlere yığdığı billur berraklığının ardında kalmış gibi hoş ve yumuşak… Aydos’la birlikte Torosların görünebilen yüzü çok şeffaf bir kristal içine yerleştirilmiş biblo gibi saf ve net bir güzellik sergiliyor. Bu güzellik ne anlatılabilir, ne de resmedilebilir. Hiçbir fırçanın buna gücü yetmeyeceği gibi hiçbir objektif de bu anı görüntülemeye muktedir değildir. Çünkü bu güzellik, yalnız fizik ortamın ürünü olmaktan çok benim iç dünyama ait.
Mehtabın sergilediği güzelliği, doya doya sindirmeye çalışıyorum. Doya doya diyorum ama, doymak mümkün değil… Çünkü, güzellikler ardı ardına sergilenmeye devam ediyor. Onu da göreyim, bunu da göreyim derken bir türlü ayrılamıyorum…
İleriden, derenin alt başından doğru kulağıma bir tıkırtı mı yoksa bir hareketin sesi mi desem, bir ses geldi veya ben duyar gibi oldum. Bizim oralarda bu tür sese “dıvıştı” derler. Oralı olmadım. Ama daha sonra bu ses güçlendi, dikkatli basılan ayak seslerine benzedi. Her ne kadar dikkatimi mehtaba çevirmeye çalıştımsa da olmadı. Çünkü, ayak seslerinin muhatabı bendim. Bana sanki, habersizce yaklaşmak niyetiyle yavaş atılan adım sesleriydi bunlar… Tek bir kişiye ait olmadığı, adımların atılış biçimlerinden, yere basarken çıkardığı pıtırtıdan gayet kolay anlaşılıyordu. Hatta bu kişilerin, ayak boylarının farkından tutun da, o ayakların taşıdığı gövdenin cesamatine kadar pek çok şeyi ele veriyordu. Hani herkesin bir parmak izi varmış ya, işte onun gibi herkesin de ayrı bir ayak sesi var galiba. Hatta bu ayak seslerinden birinin sahibi şehirde büyümüş birine benziyor. Adımlarını, ne kadar dikkat ederse etsin, ayağını yavaş kaldırıp hızlı basıyordu. Köyde, kırda büyümüş olsaydı hızlı kaldırıp yavaş basacaktı; toprağı incitmekten korkuyormuşçasına… Aslında bu hareket, ayağının altı ile toprağı, daha doğrusu yeri, hissetmek içindir. Köylü, bastığı yeri görmeyebilir… Ama iyi hisseder. Öyle olmasaydı, kır hayatı akşamla birlikte son bulurdu. Oysa kırda yaşam gece gündüz hareketlidir. Bunun sonucu, köylülerin ayak altlarında toprağı algılama yetisi gelişmiştir. Köylüler zifiri karanlıkları işte bu yeti sayesinde delip geçerler.
Ayak sesleri, iyice yaklaştı… Keyfimi son ana kadar bozmak niyetinde değilim. Bu Aydos mehtabını, bir daha ancak üç yüz altmış dört gün sonra yakalayabilirim… O zamana kim bilir…
-Dur, kıpırdama!
-Elleri kaldır!
Mehtap da, mehtabın büyüsü de, mehtapta Aydos seyri ziyafeti de bitti.
Karakol komutanı, iki erle karşımda bitti.
-Hayrola komutan? Ne suç işledik?
-Vay, hoca sen misin? Biz, balıkçı sandık.
-Balıkçılar, Aydos mehtabında mı tutar balığı?
-Ne bilelim, buralarda saklanmışlardır diye düşündük.
-Dinamit patlayalı ne zaman oldu? Onlar çoktan evleri-ne varmışlardır. Hatta balıklar kızarmış, rakı kadehinin yanında yerlerini almıştır bile…
-Sahi, sen ne arıyorsun burada?
-Sizin yapamadıklarınızı… Mehtabı seyrediyorum… Aydos’ta mehtabı…
-Allah, akıl fikir versin…
-Amin… Cümlemize…
Henüz yorum yapılmamış.